
İki hafta öne bir cumartesi günüydü. Sık sık görüştüğümüz bir esnaf olan Hacı Hikmet Abi’nin dükkanına uğramıştım. Kendisinin tesisat ve inşaat malzemeleri sattığı bir dükkanı var. Yazıhanesinde oturduk. Hemen sonra bir pazarlamacı da geldi. Hikmet Abi , bize birer bardak çay ikram etti. Yoğun iş akışı arasında bir yandan bizimle hasbihal ediyor, bir taraftan da toptancıdan gelmiş olan faturaları kontrol ediyordu. Birden faturadaki bir hata dikkatini çekti; “Bu faturayı yanlış kesmişler. Biz birinci kalite mal almıştık, bu fatura ise defolu olan malın fiyatına göre kesilmiş.”, dedi. Hesap makinesini aldı ve aradaki fiyat farkını hesapladı. “Arada 600 ytl.’lik bir fark var. Yani toptancı firma kendi kendini duruduk yere 600 ytl. zarara sokuyor, bize malı, değerinden 600 ytl. daha ucuza veriyor. Bunlar böyle dikkat etmezse bu işi götüremezler, dedi. Biz de takip ediyoruz hadiseyi…
Hiç vakit kaybetmeden telefonu kaldırıp, ilgili firmanın müdürünü arayarak durumu onlara bildirdi; Sattığınız mal bu idi, ama siz defolu fiyattan kesmişsiniz, dikkat edin, diyerek onları uyardı.
Telefon konuşması bittikten sonra, bize döndü ve şu sözleri söyledi: Niyeti kötü olan bir adam, kendi leyhine olan bu yanlışlığı firmaya bildirmese durduk yere 600 ytl. havadan para kazanır. Ama haram para işte. Burada üç beş fazla kazanırsın ama ahiret var, orada hepimiz Allah’ın huzurunda hesap vereceğiz.
İçimden işte, dedim, bir müslüman da böyle hareket etmelidir. Kendi aleyhine dahi olsa doğruluktan asla taviz vermemelidir. Hikmet Abi’nin bu örnek davranışını takdir ve ibret ile müşahade ettim.
Aklıma İmam-ı Âzam Hazretlerinin kumaş ticareti yaparken bir kadınla yaşadığı hadise geldi.
Ebu Hanife (İmam-ı Âzam) kendisine satın alması için ipekli bir elbiselik getiren kadına malının fiyatını sorar. Kadın: “Yüz dirhemdir” der. Ebu Hanife itiraz eder, Hayır!”, der; “Bu malın fiyatı daha fazla eder”.
Kadın şaşırır, “iyi o zaman ikiyüz dirhem olsun”, der. Ebu Hanife yine kabul etmez. Kadın, Üçyüz dirhem, Dörtyüz dirhem, fiyat biçer mala ama, malı alacak olan kişi fiyatı hala az bulmaktadır!
Kadın ” Ey İmam! Sen benimle alay mı ediyorsun?” diyerek haryetini ifade eder.
En sonunda İmâm-ı Âzam, kadının, malın gerçek fiyatını öğrenmesi için işin erbâbı birini çağırır. Gelen tüccar, elbiseliğin fiyatını beş yüz dirhem olarak belirler ve İmâm-ı Âzam onu bu fiyattan satın alır.
İslamiyet suyu ile sulanan ve manevi dinamikleri bu su ile yoğrulan Osmanlı tüccarı da ticaret ahlakı açısından günümüz inasanından fersah fersah ileride idi. Buna pek çok örnek verebiliriz. Mesela Sultan Fatih’in şehrin esnafını tebdil-i kıyafet yaparak dolaşması, onlardan alış veriş yapması çoğumuzun bildiği bir anektodtur. Hangi esnafın dükkanına girse alacağı mallardan sadece birini o dükkandan alabilirmiş. Bunun sebebi de esnafın “Elhamdülillah, ben bugün siftah yaptım, ama yan tarafımdaki komşu esnaf henüz siftah etmedi, diğer alacaklarınızı da ondan alınız”, diyerek müşteriyi oraya yönlendrimesidir. Sultan Fatih bu durumdan çok memnun olmuştur.
İnsanların birbirini aldatmak için envai çeşit dolap çevirdiği “ahir zaman”,diye isimlendirilen günümüzde gerek esnaf ve tüccar olarak gerekse toplumun herhangi bir kesiminde memur veya herhangi bir iş ile uğraşan insanlar olarak bu ahlakı yeniden hayata geçirmek zorundayız.
Kimsenin kimseye güveni kalmadığı bu zamanda , güçlünün zayıfı acımasızca ezdiği şu hengâmede her zamankinden daha ziyade İslamiyet suyu ile sulanmaya, Hz. Peygamber Efendimiz(a.s.) ve O’nun yolundan gidenlerin yüksek ahlakı ile ahlaklanmaya muhtacız. Yoksa toplumu meydana getiren fertler arasındaki itimadsızlık, karşılıklı endişe, yalan ve yalan yere yemin etme alışkanlığının, bizi yarınlarımızda daha da acınacak ve utanılacak hallere düşürmesinden korkulur. Hatta iş ortaklığı yapan iki kardeşin bile birbirine güvenememesi ne durumlara düştüğümüzün bir göstergesi değil midir?
Malumdur ki, bir gün Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi ve sellem) pazarda buğday satan bir adama denk gelir. Sattığı malın nasıl olduğunu adama sorar. O da malını över. Sonra Allâh Rasûlü (sallâllâhu aleyhi ve sellem) elini çuvalın içine daldırır ve alttaki buğdayın ıslak olduğunu görür. Bunun üzerine:
“–İnsanların görmesi için ıslak olanı üst tarafına koysaydın ya! Aldatan bizden değildir.” (Müslim, Îmân, 164) buyurur. Günümüzde Efendimizin bu ikazına kulak veren, tezgâhın önündeki mal ile arkasındaki malı aynı olan ticaret ehli elbetteki var. Ama bunların sayıları pek de fazla değil.
Yalan müslümanlıkla hiçbir şekilde bağdaşmayan bir özelliktir. Müslüman cimri olabilir ( ideal olan cömert olmasıdır), şöyle olabilir, böyle olabilir ama asla yalancı olmamalıdır. Çünkü Sıdk (doğruluk), İslamiyetin özüdür.
Abdülkadir Geylani Hazretlerinin daha küçük yaşda iken annesini nasihatini dinlemesi ve gittiği kervanın yolunu kesen eşkıyalara cevabı bize ibret olarak yeter de artar bile. Annesi onu ilim tahsiline göndeririken “Oğlum sakın yalan söyleme” diye nasihatte bulunmuş. Sonra içerisinde Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin de bulunduğu kervan eşkıyalar tarafından soyulur. Bu esnada soygunculardan birisi henüz 8 yaşındaki Abdülkadir Geylanî’ye laf olsun diye sorar: “Sende de ağırlık var mı ey çocuk?”
Cevap verir: “Evet var, annem koltuk altıma keseyle seksen dinar koydu.” Eşkıya bunu duyunuca elebaşlarına haber verir. Hepsi toplanırlar, kontrol ederler, hakikaten tam seksen dinar küçük çocuğun elbisesinin altına saklanmıştır. Eşkıyaların elebaşı bu durum karşısında hayret içinde sorar: “Evladım üzerinde para olduğunu neden söyledin, kimse senden şüphelenmezdi?”
Bu soru karşısında 8 yaşındaki küçük Abdülkadir’den öyle bir cevap alır ki, aldığı cevap onu yıllardır gittiği kötü yoldan döndürür. “Seksen dinar için dinimi satamam. Yalan söyelmeyeceğim, diye anneme söz verdim.”
Eşkıyanın kalbi doğan güneşin karşısında eriyen buzlar gibi yumuşar, ağlayarak hemen orada hem kendisi hem adamaları tevbe eder. Böylece bir hakikat tanesi (bir doğru söz) bin batman yalanı yakar, temizler.

4 comments so far
Yorum Yapın